Transatlantik: Ukrayna ve İran savaşları bitmek bilmiyor | Trump'ın Kanada takıntısı

01.09.2026 medyascope.tv

1 Eylül 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol, son anda çıkan bir önemli toplantısı nedeniyle aramızda yok. Ömer Taşpınar'la dünyayı konuşacağız. Ömer merhaba.
Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Bugün iki savaşı birden konuşsak diyorum. Ben artık ipin ucunu kaçırdım ama gözümün önüne hep haberler düştüğü için bakıyorum. Tabii sen daha yakından takip ediyorsun. Ukrayna'daki savaş yine bir ara kızıştı gibi. Çok önemli bir saldırı oldu mühimmat deposuna. Bir de CIA Başkanı’nın Moskova ziyareti var; herhalde o savaşla ilgilidir. Bir diğer tarafta da İran Savaşı. İran Savaşı'nda da ABD yine İran'a yönelik saldırıda bulundu. İran da bir misilleme yaptı gibi. Yani savaşlar çok tırmanmıyor, ama bitmiyor da. İki taraf da arada sırada birbirlerini yokluyor. Bu hep böyle sürüp gidecek mi?
Ömer Taşpınar: Ortak bir payda var aslında iki savaş arasında da. Yani bir tanesi, konuştuğumuz mesele, yani İran ve Rusya arasında adı konulmamış bir ittifak olduğu. Biliyorsun İran, Ukrayna’daki savaşta Rusya'ya özellikle insansız hava aracı yani şehit dronları konusunda ciddi bir yardımda bulundu. Bunlar sonra Rusya'da üretilmeye başladı. Rusya da İran'a, İsrail ve Amerika'nın İran'a açtığı savaş konusunda ciddi bir istihbarat yardımında bulunuyor. Dolayısıyla İran ve Rusya, Amerika açısından birbiriyle müttefik ülkeler. Bunlara bir de Çin'i de ekliyorlar. Hatta bu listeye, şer ekseni olarak Kuzey Kore'de ekleniyor çoğu zaman. Çünkü Kuzey Kore askerleri de Ukrayna'da Rusya ile beraber savaşıyorlar. Orada da bir birkaç yüz askerden bahsetmem mümkün. Dolayısıyla Amerika açısından, birbirini bağlayan noktalar var.
Fakat daha ilginç olan konu, şu son bir iki aydır, Washington'da, özellikle savunma konularında fikir yürütenlerin gündeminde, Amerika'nın mühimmatında, özellikle de füze savunma sistemi kapasitesinde ciddi bir düşüş olduğu. Yani artık Amerika'nın elinde yeterince füze savunma sistemi yok. Daha ofansif silahlara baktığımızda, saldırı yapabileceği füzelerin envanterinde de ciddi bir azalma var. Fakat bu füze savunma sistemi Patriotlara baktığımızda, oradaki azalma çok daha ciddi bir oranda. ABD askerî yapılanmasında, Amerika'nın Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM gibi, başka bölgelerde de dört yıldızlı generallerin olduğu komutanlıklar var. En önemli komutanlıklar, mesela Pasifik Bölgesi (ABD Hint- Pasifik Komutanlığı), NATO Bölgesi (ABD-Avrupa Komutanlığı), Batı Yarımküre (West Hemisphere) Komutanlığı. Bu bölgelerin başkomutanları, kendi bölgelerinin sorumluluğuna bakarak, Savunma Bakanı Pete Hegseth’e, İran'daki savaşın bir an evvel bitmesi gerektiğini, aksi takdirde Amerikan Ordusu’nun diğer bölgeleri, özellikle Hint-Pasifik Bölgesi, ama aynı zamanda NATO/Avrupa Bölgesi, belirli açılardan da Latin Amerika'yı savunma konusunda ciddi zâfiyet içine gireceğini söylediler.
Bu ne anlama geliyor? Amerika, İran konusunda özellikle Patriot’larda o kadar ciddi bir harcama yaptı ki Yani İran'ın kullandığı insansız hava aracı, her attıkları balistik füzeye karşı, ama özellikle çok ucuza mal olan insansız hava araçlarında, Amerika Patriotlar kullanarak, toplam fiyatı 40-50 bin drona karşı, 2 milyon dolarlık, 4 milyon dolarlık Patriot'lar kullandı ve şu anda Amerika'daki savunma sanayii, yeni Patriot üretme konusunda çok gecikmiş durumda. Bir sürü ülke Patriot istiyor. Patriotlara en elzem ihtiyaç duyan ülkeler, başta Ukrayna olmak üzere, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan, Ürdün ve tabii ki İsrail. Bu ülkelerin hepsi bu füze savunma sistemine muhtaç.
Şu anda avantaj İran ve Rusya'ya geçmiş durumda. İki taraf da daha rahat hareket edebilecek bir stratejik kapasiteye sahipler. Ve zaten bunu saldırı temposunda da görüyoruz. Rusya'nın Ukrayna'ya düzenlediği saldırılarda ciddi bir artış oldu. Sivil sayısında da ciddi bir artış var son haftalarda. Ve CIA Direktörü John Ratcliffe’in Rusya'ya gidişinde bu tür faktörler rol oynadı diyebiliriz. Ratcliffe, Rus istihbarat birimleriyle yaptığı konuşmada, Rusya'nın, Ukrayna konusundaki projelerini gözden geçirmesini, aynı saldırganlıkla devam etmemesini, hele Baltık ülkeleri gibi yerlere saldırı düzenlemeyi planlıyorlarsa bunları gözden geçirmeleri gerektiği, Amerika'nın bunlardan haberdar olduğu konusunu dile getirdi. Dolayısıyla bu bir uyarı ziyareti olarak değerlendiriliyor. Yani tıpkı Ukrayna Savaşı'ndan önce, dönemin CIA Direktörü Bill Burns'ün Moskova ziyareti gibi. Burns, Putin ve Rus istihbaratıyla görüşmüş, onları Ukrayna'ya saldırmamaları konusunda uyarmıştı. Hatta bu görüşme basına da çıkmıştı.
Putin'le görüşmeyen, ama kendi mevkidaşlarıyla görüşen Ratcliffe’in mesajlarını, gerek Ukrayna, Baltıklar, NATO, gerekse Rusya'nın İran'a verdiği askerî ve daha çok istihbarat destek konusunda bir uyarı ziyareti olarak görebiliriz. Yani bir hareketlenme var, Amerika açısından küçük çapta bir panik durumu var. Çünkü mühimmat olmayışı, Patriotların azalması, kuvvet komutanlarının sürekli olarak kendi bölgelerindeki zafiyetlerden bahsetmeleri, Amerika'nın İran'da ne kadar kötü bir yere geldiğini kanıtı. Bir aydır savaşta bir durgunluk yaşanıyordu. Her ne kadar ateşkes tam olarak yürürlükte olmasa da ekonomik yaptırımlardan bahsederken bu hafta sonu tekrar bir alevlendi. Ne oldu? İran, Hürmüz Körfezi’ne mayın döşüyor. Amerika, Hürmüz Körfezi’ndeki küçük adalardaki mayın atma merkezlerinden bir tanesini vurduğunu açıkladı. İran buna karşılık Ürdün'e ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne misilleme yaptı; bunlar elde kalan Patriotlarla vuruldu. Ama Amerika’nın bu savaşı tırmandırmak istemediği çok açık. Çünkü Amerika, uzun zamandan beri artık İran'la ekonomik yöntemlerle mücadele edileceğini söylüyor, askeri yöntemleri, özellikle de böyle bir topyekûn savaşı ikinci plana atmış durumda. Bunun nedenini açıkladım.
İkinci bir nedeni de İran'ın misilleme yapabiliyor olması. İran, Körfez ülkelerine, Kuveyt'e, Katar'a ciddi misilleme yaparak bir bakıma şah mat etti Trump yönetimini. Çünkü ‘’siz bize saldırırsanız biz de karşılığında bölgeyi, bütün Körfezi bu ateşe veririz ve petrol fiyatları bugün olduğundan çok daha yükselir’’ ültimatomunu verdi. İran'ın misilleme yapabilme kabiliyeti, Hürmüz Körfezi’ni kontrol etme kabiliyetiyle birleşince, Trump açısından, savaşı tırmandırma gibi bir opsiyon ortadan kalktı. Dolayısıyla bu tabloya baktığımızda her hafta söylediğimiz gibi, İran daha avantajlı bir durumda. Her ne kadar ekonomisi zor durumda olsa da -enflasyon %90 oranında tabii ki ciddi yaptırımlar altında- İran hâlâ bu savaşın galibi havasında. Çünkü savaşı kazanmak için zaten ayakta kalması gerekiyordu. Ayakta kaldı ve şu anda daha konsolide olmuş bir rejim var; Amerika'ya da bir bakıma meydan okumaya devam ediyor. Çin'le ilişkileri, Rusya ile ilişkileri sağlam. Bölgede her ne kadar Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye gibi Sünni ülkeler kendi aralarında bir araya gelip bazı savunma ittifakları kuruyor olsalar da, İran bunu kendi üstüne alınmıyor. Çünkü bu ülkeler İran'ı hedef almak istemiyorlar. Suudi Arabistan belki bir nebze, ama Suudi Arabistan da İran'da bir savaş yaşamak istemiyor. Birleşik Arap Emirlikleri de bir savaş yaşamak istemiyor. Zaten bütün Arap Körfez ülkeleri Trump'a ‘’bu savaşı bitir diyorlar. ‘’Bu savaşı bitirme, devam et’’ diyen bir tek ülke var. O da İsrail. Amerika'nın da İsrail'le ilişkilerini zaten sık sık konuşuyoruz. Orada da ciddi bir makas açılmış durumda. Dolayısıyla savaşlar devam ediyor.
Her ne kadar düşük seviyede, topyekûn bir savaş olmasa da Ukrayna daha yoğun olarak yaşıyor bu savaşı ve orada da ciddi bir sorun var. Çünkü Zelenski yönetimi istediklerini alamadı. NATO Zirvesi’nde Trump, Patriot füzelerini belki ortak üretebiliriz diye bir parmak bal çalmıştı Zelenski'nin ağzına, ama onun arkası gelmedi; geri adım attı. Zelenski, özellikle füze savunma sistemi konusunda şu anda zor durumda ve ciddi bir zafiyet var. İran ise daha güçlü durumda. Bu nedenle Amerika bir revizyona gitmek zorunda kalacak. Trump ara seçimlere çok büyük dezavantajla giriyor.
Çünkü petrol fiyatları, şu son saldırılar sonrasında tekrar 100 dolar seviyelerini gördü ve Amerika’da enflasyon devam ediyor Amerika'da Amerika'nın bütçe açığı 40 trilyon dolar seviyesine ulaşmış durumda. Bu yeni bir rekor. Tahvil piyasası çok daha yüksek faizle borçlanıyor. Amerika'nın faiz ödemeleri, şu anda askeri bütçesinden daha yüksek bir hâle gelmiş durumda. Yani işler hiç de iyi gitmiyor Trump ve Amerika açısından.

Ruşen Çakır: Ömer, Trump'ın Kanada'ya olan takıntısını anlatır mısın biraz? Ben bir süre ABD'de yaşadım. Kanada'yı da gördüm. Ali Deniz orada okudu biliyorsun; çok sık gittik. Doğrusu, benim tercihim Kanada, yani her anlamda daha medeni bir ülke. Ne yapmak istiyor Kanada’ya. En son Ontario Gölü’nün adını değiştirmişti, ama onun ötesinde bir şey var orada. Ve Kanadalıları da bir şekilde kenetliyor sanki.
Ömer Taşpınar: Doğru. Zaten Kanada Başbakanı Mark Carney, Ocak 2026’da yapılan Davos toplantısında tarihi bir konuşma yaptı ve Kanada ile Amerika arasındaki organik sayılabilecek çok yakın ortaklığın artık neredeyse sona erdiğini, bunun, kendisini ‘’orta boyutta güçler’’ olarak tanımlayan bütün ülkelerin -Kanada, Avrupa’da birçok ülke, Latin Amerika, tabii ki Hindistan ve Türkiye buna dâhil- artık yeni bir gerçekle yeni bir kırılmayla karşı karşıya olduklarını söyledi. Bu kırılma da, Amerika'ya güvenememe, Amerika'nın ipiyle kuyuya inememe, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin ve Soğuk Savaş sonrası devam ettiğini sandığımız küreselleşme üzerinden giden düzenin artık yıkılmakta olduğu, yerine bir dünyanın kurulmakta olduğu ve bu dünyada bütün ülkelerin bir stratejik otonomi arayışı içinde olduklarını çok güzel bir dille anlattı. Çok da önemli bir konuşmaydı bu. Üzerinde de çok tartışıldı.
Zaten Kanada Başbakanı’nın seçilmesi, önemli bir oranda, Trump'a karşı Kanada kamuoyunun gösterdiği tepki nedeniyle olmuştu. Tabii ki Trump'la çatışıyor. Yani Trump'ın her dediğine ‘’evet’’ demiyor, Kanada'nın kendi ekonomik çıkarlarını ön plana koyuyor. Fakat işin gerçeği şu ki Kanada ekonomisiyle Amerikan ekonomisi iç içe geçmiş durumda. Çelik, alüminyum, kereste, araba, bankacılık gibi bir sürü alanda iç içe geçmiş bir ekonomiden bahsediyoruz. Bunlara belirli açılardan, geçmişte, NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) dediğimiz Serbest Ticaret Bölgesi olarak, Meksika'yı da eklemek lazım. Ama Meksika ile Amerika arasındaki ticaretten daha organik bir ticaret var. Sınır da zaten çok daha belirsiz bir sınırdı yakın geçmişe kadar. Bütün bunlar değişiyor.
Niye değişiyor? Çünkü Trump'ın küreselleşmeyle, serbest ticaretle ilgili belirli varsayımları belirli önyargıları var, takıntıları var. Serbest ticaretin genelde Kanada ve Meksika lehine işlediğini düşünüyor. Çok Merkantilist bir bakış açısı var. Merkantilizm, ekonomik milliyetçilik, korumacılık üzerine kurulu. Zaten Trump'ın dünyasında böyle bir algılama var. ‘’Serbest ticaret bitmeli, her ülke, kendi korumacı duvarları arkasında gümrük vergileriyle kotalarla korunmalı.’’ Trump, Çin'le de böyle bir ticaret savaşı başlattı. Fakat bu ender madenler konusunda Çin'in elindeki önemli kart nedeniyle, o savaş devam edemedi. Yani şu anda ikinci planda kaldı Çin'le başlayan ticaret savaşı. Ama gücünün yettiği, bir bakıma Amerika'ya daha muhtaç, Amerika'ya bağımlı ülkelerle ki Kanada ve Meksika bunların başında geliyor, daha çatışmacı bir üslup ve politika sergiliyor Trump. Bunun Amerikan kamuoyunda bir karşılığı yok, onun altını çizmek lazım. Yani kamuoyu yoklamalarına bakıldığında Amerika'nın bu ticaret savaşlarından büyük bir kazancı olmayacağı kesin, hatta ciddi kayıpları olacak. Kanada'nın da ciddi kayıpları olacak.
Demin bahsettiğim gibi, enflasyona gitmiş, bütçe açıkları son derece artmış bir Amerika ile karşı karşıya kaldığımızda ve ‘’Trump bunları neden yapıyor?’’ diye sorduğumuzda, bunun rasyonel bir cevabı yok. İdeolojik bir cevabı var. Trump'ın ideolojisi milliyetçi bir ideoloji ve küreselleşmeyle sorunlu bir ideoloji. Kendi çapında tutarlı bir ideoloji. Trump, göçmenler konusunda, Çin konusunda, Avrupa konusunda ve Meksika konusunda da kendi içinde milliyetçi tehditleri çok ciddiye alan, milliyetçi bir söyleme sahip, güvenlikçi politikalar izlemeyi tercih eden bir başkan ve bence şu anda bence şu anda kendi partisini ciddi bir hezimete doğru götürüyor. Ara seçimlerde göreceğiz. Yani Demokratlar genelde kendi aralarında kavgalar ve bitmek, tükenmek bilmeyen strateji arayışları nedeniyle biraz kendi ayaklarına kurşun sıkabilirler maalesef. Ama bunlara rağmen, Trump'ın bu Kanada devam eden ticari savaşları, Amerika'ya ciddi bedeli olacak yanlış adımlar.

Ruşen Çakır: Ömer son olarak sana Suriye'yi sormak istiyorum. İsrail medyasında yapılan bir yorumda, İsrail'in bu entegrasyondan çok rahatsız olduğu, özellikle SDG'nin, yani Kürtlerin kendini feshedip Şam'la entegre olması, Mazlum Abdin'in, Cumhurbaşkanı danışmanı olması, İlham Ahmed'in Meclis üyesi olmasının İsrail'de rahatsızlık yarattığı söyleniyor. Ankara'da da çok büyük memnuniyet yarattı. Aslında hızlı oldu. Türkiye'deki süreçle paralel gider deniyordu. Türkiye'deki süreç daha yolun başında gibi ama Suriye bu süreci tamamladı. Ben burada, eş-Şara yönetiminin, başta ABD ama esas olarak Batı’dan aldığı büyük desteğin çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Mesela Macron gidip eş-Şara’yı gördü. Kendisine çok büyük bir meşruiyet verdiler. Terör listesinden çıkartıldı, yaptırımlar kaldırıldı ve bu kadar büyük destek alan bir yapıya karşı, Kürtlerin çok da fazla yapabilecek bir şeyi kalmadı sanki. Ne dersin?
Ömer Taşpınar: Belki bu anlattığından daha da önemlisi, Batı’nın, başta Amerika'nın da Kürtlere verdiği desteği çekmesi oldu. O desteğin çekilmesi belki de eş-Şara’ya verilen destekten daha da önemli sonuçlara neden oldu. Çünkü baktığımızda, Batı’nın eş-Şara dışında pek bir alternatifi yok gibi. Yani orada iktidarı almış, elinde iyi kötü bir askeri gücü olan bir güç var. Ve pragmatik davranan bir Amerika, pragmatik davranan bir Batı, eş-Şara’yla görüşüyor. Amerika neden Kürtlere desteği kesti? Eş-Şara’ya destek vermek için mi kesti? Türkiye ile ilişkileri konusunda geri adım mı attı? Yoksa IŞİD konusunda artık yeterince mesafe alındığını mı hissetti Amerika? Bunlar tartışılabilir. Ama Amerika'nın, SDG'nin, Kürtlerin arkasından çekilmesi, SDG'nin elindeki Arap aşiretlerini ve Arap topraklarını bırakması, kendi çekirdek alanına dönmesi, zaten bugün içine girdiğimiz sürecin en önemli aşamasıydı. Dolayısıyla burada kendi hâlinde giden süreç var.
Dediğin gibi, İsrail'in Suriye'de öngördüğü, bir ulus-devletten çok, bölünmüşlük hâkim olmalıydı. İsrail'in amacı Suriye'yi farklı bölgelerin konfederasyonu hâlinde zayıf bir devlet olarak tutmak. Zayıf bir Şam olsun, bu Şam hiçbir zaman kendisine bir tehdit oluşturmasın. Türkiye'nin etki alanına çok fazla girmesin. İsrail böyle bir Suriye istiyor. Zaten İsrail operasyonel olarak Kürtlere bir destek veremiyordu. Söylem olarak, diplomatik olarak, siyasi olarak bir sempati söz konusu. Fakat bu konuda senin de görüştüğün ve İsrail’i de iyi bilen birçok Kürt uzman, zaten ortada bir operasyonel askeri destek olmadığının altını çiziyorlar. Onların açısından bir bakıma beklenen oldu. Yani İsrail'in elinde öyle bir güç yok. Kürtlere ‘’siz entegre olmayın. Biz sizin arkanızdayız. Bizim istediğimiz şey sizin ayrı bir devlet kurmanız. Burada ortak düşmanımız Türkiye’’ diyecek bir operasyonel gücü yok. Yani bırak bunu Suriye'de, İran'da bile tam yapamadılar. Irak'ta hiç yapamıyorlar zaten. Yani belirli bir ilişkileri var ama operasyonel askeri güçle sempati duymak arasında fark var ve Türk kamuoyu bunların ikisini birbirine çok karıştırıyor. Söylem olarak, siyasi olarak, diplomatik olarak sempati duymak, bir büyükelçinin veya bir siyasi yetkilinin edeceği laflarla, askeri olarak, teknik olarak, kapasite olarak, operasyon olarak destek, çok farklı şeyler O nedenle burada Türkiye açısından bir başarı söz konusu. Suriye, Türkiye'nin istediği kıvama geliyor diyebiliriz.
Fakat aynı zamanda Türkiye açısından bir başarısızlık da söz konusu. Çünkü Türkiye, Suriye’de istediği rahatlıkta hamleler yapamıyor gibi geliyor bana. Yani normal şartlarda benim okumam Suriye konusunda şöyleydi:
Suriye. İsrail'in etki alanıyla Türkiye'nin etki alanı arasında bölünmüş durumda. Türkiye'nin etki alanı kuzeydeki bölge, zaten askeri varlığının olduğu bölge. İsrail'in etkili olduğu bölge ise güneydeki bölge; daha çok, Dürzilerin olduğu bölge. Geçtiğimiz haftalarda İsrail'in Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yaptığı saldırı, İdlib’in güneyi olduğu için, bir bakıma, Türkiye'nin daha hâkim olduğu bir bölgeye yapılmış bir saldırı oldu. İsrail, ‘’sen ileride bu bölgede bir askeri üs kurmayı düşünüyorsan, burada sana kurdurtmam’’ mesajıyla bir gözdağı vermiş oldu. Bu da, İsrail'le Türk istihbaratı arasındaki etki alanlarının bölünmesi ve oyunun kurallarının belli olması yönündeki anlaşmanın bazen ters tepebildiğini gösteriyor. Burada bunun en iyimser yorumu, seçim döneminde olması nedeniyle Netanyahu'nun provokasyonu olarak görülebilir ki genelde yapılan yorum da bu. Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack'ın da yorumu bu. ‘’İsrail belirli bir provokasyon içine giriyor. Netanyahu içeride sıkışmış durumda. Amerika'yla ilişkilerinde, bölgesel ilişkilerinde istediğini elde edemiyor. Suriye'de, Türkiye konusunda biraz gündem değiştirmeye çalışıyor.’’ O öyleyse, çok ciddi yapısal bir değişiklik yok diyebiliriz.
Ama öyle değilse, yani İsrail açısından, eğer Türkiye'nin etki alanı kuzeyde bir askeri üs kurması, askeri üssünü biraz daha İdlib’in güneyine indirmesi sorun yaratacaksa, bu, Türkiye ile İsrail arasındaki soğuk havanın daha potansiyel bir Suriye odaklı çatışmaya gitmesine zemin sağlayabilir. O açıdan endişe verici. Böyle bir Suriye'de, Kürtlerin Şam’a entegrasyonu tabii ki Türkiye'nin tercih edeceği bir şey. Senin, bunu içerideki sürece bağladığını biliyorum, bu olabilir. Ama bence asıl olay Amerika'nın desteğini kesmiş olması. Eğer Türkiye'deki süreç ana etken dersek, bence Türkiye'deki sürecin Suriye üzerinde etkisini biraz abartmış olabiliriz. Çünkü eğer Amerika hâlâ Suriye'de olsaydı ve Kürtlere destek olsaydı, Kürtler entegrasyona bu kadar rahat ‘’evet’’ demezdi, biraz daha federatif yapı üzerinde ısrar edebilirlerdi. Ama Türkiye'deki süreç ve Amerika’nın, Kürtlerin arkasından silahlı güçlerini çekmesi, Türkiye'yi Suriye'de, Kürtler konusunda tam istediği yere getirdi diyebiliriz.

Ruşen Çakır: O söylediğin tabii ki doğru ama şöyle de bir husus var, onu özellikle vurgulamak lazım. O süreçte, Halep'te Şeyh Maksud Mahallesi’nde başlayan çatışma sırasında zaten ABD desteğini çekmişti, ama o çatışmayı sürdürme eğilimi çok güçlüydü. Kandil'den de o yönde bir perspektif vardı. Öcalan bunu ‘’Gazzeleşme’’ olarak tanımlayıp orada durdurdu. Yani ABD'nin desteğini çekmesine rağmen bir şeyleri sürdürme arayışı söz konusuydu o tarihlerde. Belirleyici olmadığı kesin ama öyle bir önemi var. Zaten şimdi ‘’diplomatik pasaportlu Suriyeliler Türkiye'ye gelebilir’’ diye bir kararname çıktı. Zaten en büyük taleplerden birisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin İmralı'ya gitmesiydi. Şimdi yakın zamanda bu olacak. Bunun süreçle alâkası var tabii ki ama esas olarak, Öcalan'ın Suriye'deki Kürt hareketi üzerindeki gücünün hâlâ çok güçlü olduğunu gösteriyor.
Ömer Taşpınar: Kesinlikle doğru. Burada benim söylemeye çalıştığım şey şu: Eğer Amerika biraz olsun destek vermeye devam etseydi, Abdullah Öcalan'ın ne istediğinin o kadar önemi olmayabilirdi.

Ruşen Çakır: Evet. Ya da Öcalan öyle istemeyebilirdi.
Ömer Taşpınar: Doğru. Yani Öcalan durumu realist bir şekilde okuduğunu söyleyebiliriz.  Ama Mazlum Abdi'nin, SDG'nin, Şam'da o mahalledeki direnişi… Eğer orada bir katliam olsaydı, Amerika'nın çıkması da zorlaşabilirdi. Kürtlerim eş-Şara yönetimi tarafından katledildiği, binlerce sivil Kürd’ün öldüğü ve ciddi kayıplar olduğu bir senaryoda, Amerika'nın çıkması da zorlaşabilirdi. Belki de onu bir test etmek istedi Kürt hareketi. Nihayetinde Amerika çıktıktan sonra başka bir alternatifi de pek kalmadı. Bunu Abdullah Öcalan da gördü. Bence Mazlum Abdi de gördü. Bunu tarihçiler tartışacak. Bir kısım tarihçi ‘’Amerika her zaman yaptığını yaptı, Kürtleri kullandı bıraktı’’ diyecek. Bir kesim de ‘’SDG’nin buraya kadar getirebilmesinde, bugün hâlâ Kürtlerin entegrasyonu haber oluyorsa, onlar vatandaş bile değilken bugün kurucu unsur vatandaş oluyorsa ve ellerinde belirli haklar varsa, bunda Amerika'nın verdiği destek de önemli oldu’’ diyenler de olacak.
Sonuçta Amerika'nın belirleyici rolünün altını çizmek gerekiyor. Ama tabii ki Türkiye'deki dinamikler, Abdullah Öcalan’ın isteği, Erdoğan'ın oyun planı… Çünkü burada Erdoğan'ın ciddi bir oyun planı da var. Yani bir başarı söz konusu sonuçta. Hem Türkiye'deki Kürt hareketini CHP ile ortaklıktan men edip, parlamento aritmetiklerini de kendine bağlayabilme ve Suriye üzerinde bunu etkili olarak kullanma ve aynı zamanda İran Kürtleri üzerinde yapılan bazı hesapları bertaraf edebilme konusunda Erdoğan'ın oyun planı var, ki bunların çoğu İbrahim Kalın'la beraber düşünülüyor bence. Burada sadece Erdoğan değil, arkasında stratejik düşünebilen ciddi bir beyin de var. Bana göre İbrahim Kalın'ın da bu dinamiklere çok önemli katkılarıyla, Amerika- Türkiye ilişkilerinin tarihi olarak iyi gittiği bir dönemde bütün bunların yaşanıyor olması, Erdoğan'ın elini hem bölgede hem içeride çok güçlendiriyor.

Ruşen Çakır: Ömer çok teşekkürler değerlendirmelerin için. Gönül’e selamlarımızı iletelim. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.09.2026 ‘‘Kesintisiz direniş hareketi’’: YENİ Parti’nin Üsküdar mitinginden izlenimler
12.09.2026 Mansur Yavaş'ın seçimi
09.09.2026 Üsküdar dersleri: Yoksa seçimleri boşuna mı yapıyoruz?
06.09.2026 DEM Parti'nin veda kongresi
05.09.2026 Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor (1): Turgut Öker ile söyleşi
04.09.2026 Silivri izlenimleri: Hukuk devletinden çok uzaklarda
03.09.2026 Süreci kim, nasıl enfekte edebilir?
02.09.2026 YENİ Parti ve "Dip dalga"
02.09.2026 Mahir Sayın ile söyleşi: Sosyalist soldan çözüm sürecine eleştirel bir bakış
01.09.2026 Bu Aleviler size ne yaptı?
13.09.2026 ‘‘Kesintisiz direniş hareketi’’: YENİ Parti’nin Üsküdar mitinginden izlenimler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı